Bir Sevim Özcan Hikâyesi: Kadının Elindeki Doğa ve Eleni Karaindru’ya Saygı Duruşu

September 18, 2025
3 mins read

Bu zamana ait olmayan hatları var yüzünün. Antik, sert ama bir hayli dingin. Yıllar süren sağanak yağışların sonunda doğa durulmuş, güneş açmış sonunda; dinginliği bu yüzden. Sabırla beklemiş ortalığın sakinlemesini. Bir defasında, sadece beş dakika dinlenerek dört saat boyunca resim öğrencilerine mankenlik yapmış. Belli ki orada öylece dururken öğrendi sabretmesini.

Başında hazır bekleyen yumruğun ağırlığına meydan okuyan anadan üryan bir beden. Daha evvel fark etmemiştim bu yumruğu. Bir gölge aslında; bedenini açmış kadının üzerine düşmeye hazır. Büyüklüğüyle korkutuyor ama gölge gibi dedim ya, öyle hemen de anlaşılmıyor. Aynı kadının bedeninden çıkan kelebek kanatlarının, bedenine saplanan onlarca ok tarafından oluşturulduğunu da fark edememiştim. Okların verdiği acı bile zamandan azade. Koynunda yüzlerce yılın okunu taşımış bir beden. Önce yaralar açılmış, kanlar akmış. Elinde birikince onca ok, bir şey yapmalı demiş. Eğip bükdükçe fark etmiş bir kelebeğe dönüştüklerini. Uçları gövdesine saplı kalan oklar, kanat olmuş kelebeğe.

Sevim’i tanıdığımda ne gövdesine saplanmış okları görebildim ne de kelebeğin kanatlarını. Renklerle dolu dünyasında okların açtığı yaralara yer yok gibiydi. Yaralarıyla eş zamanlı açtı bana çizgilerini, fırça darbelerini ve desenlerini. Tülbentlerle, bez parçaları ve plastik eldivenlerle sarıp bağladığı ruloları birlikte açtık. Tüm bu resimlerin başından geçenleri, oradan oraya nasıl taşınıp durduklarını anlattı. Dinlediğim, resimlerin göç hikâyesiydi. 

Çizgilerle arkadaşlığı çok eskiye dayanıyor. Ne defter, ne de bir boya. Bunları bulmak zor. Evdeki çayın bitmesini heyecanla bekliyor. Bitsin ki yeni gelen çayın kutusunu kesip kendine çizecek, boyayacak bir “şey” çıksın. [Çatışma]. Sonra ders için aldığı defterler, kitapların kapakları… Hepsi içinde taşıdıklarının dışarı çıkmasını sağlayan birer yardımcı, birer sırdaş. Biraz zaman geçince taşları fark ediyor. Taşlar tuvali, toprak sığınağı. “Nerede şimdi o taşlar?” diye soruyorum safça. “Doğada” diyor.

Bağrına bastığı bir resmi var. [Duruş]. Öylesine kendi ki her resimde. Yine de bu elinde tuttuğu bir başka. Annesi okula devam etmesi için babasına ayak direyince karşı çıkıyor annesine. Okul için bile olsa doğadan kopmayı aklından geçiremiyor. Sanırım ta o zamanlardan en iyi bildiği şey, Duruş. Bunu bildiğinden, bağrına basıyor duruşunu. 

Bir tane daha var gözünden sakındığı. [Ağlayan Çayır] Notaları kulağına geldiğinde onu hayata döndüren, darmaduman eden: Eleni Karaindru. Tasarruflu dinlermiş Eleni’yi, öyle büyük sevgisi. Ve Eleni’nin, onun bedenini çaldığını hayal ediyor. Bugünlerde yarım kalmış bir resim. Ama belki bir el koyar bu bedenin üzerine, belli olmaz diyor. Karaindru’nun müziği doğayla birlikte en büyük ilham kaynağı. Ağlayan Çayır filmini Karaindru’dan etkilenip yaptığı resim sonrası izlediğini söylüyor. Filmi hiç bilmeden koymuş tablosunun ismini.

Sevim Özcan: doğayı bırakıp şehre yerleşmek zorunda kalan bir ressam. Çizgileri ve renkleri onun sahip olduğu derinliğin küçük bir parçası gibi geliyor gözüme. Bir sanatçıyı o tuvale iten gücün arkasındaki “şey” tuvalde gördüğümüzden daha önemli. Sevim bunun en güzel temsili oldu. Bedenini irdelemesi, kendiyle yüzleşmesi, bir duruş sergilemesi… Hepsi tuvalin başına oturmuş kadının sırtında taşıdıklarının bir küçük dışavurumu. 

Gül Hür

Kültürel çeşitlilik, anadili, entelektüel tarih ve sanat tarihi alanlarına duyduğum akademik ilginin yanında tiyatro, sinema ve güncel sanata da meraklıyım.